BODRUM TURGUTREİS 2015

Photo 23.09

1998’de John Berger’in, Müge Gürsoy Sökmen’in çevirisiyle Metis’den çıkan “Kral” adlı romanı. Anlattığı hikaye ve hikayeyi anlatış tarzıyla beni çok etkilemişti o yıllarda. Çöplük bölgesindeki bir gecekondu mahallesinde yaşayanların, Vica’nın ve Vica’ya aşık köpeği Kral’ın hikayesi. Bu fotoğrafı çekerken vizörümden gördüklerim bana hemen bu romanı hatırlattı. Her şeyden önce romanın kapağında da sudaki yansımasıyla müşerref olan bir köpek vardı. ⠀⠀

⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
Nehrin öte tarafındaki otların üzerinde yatıyorum ve gecenin kaçı bilmiyorum.
Sen, Vica, sevgilim, dua kadar maviydin.
Arasında yatacağım kollar yok artık.
[Berger, Kral, Metis, s.184]

ANKARA KALEİÇİ 2008

Photo 3

Fotoğrafı Ankara Kaleiçi’nde çekmiştim. Kapıların eskiden daha keskin daha önemli bir işlevi vardı. Şehirlerin sadece adı kalan kapılarını geçtim, bizim mikro hayatlarımız için de önemliydi. Dış dünya ile evimizi kesin bir çizgiyle ayırırdı. Şimdi sosyal ve sosyal olmayan onlarca medya ile dış dünyada olup bitenler evin içinde de devam ettiğinden ve aynı yolla evin içindekiler de dışarıya yansıdığından kapılar bir nebze soluklaştı, transparan oldular. Aşağıdaki alıntı Dostoyeski’nin” Suç ve Ceza” romanından. Roman buna dikkat ederek okunduğunda, “kapı”nın ne kadar çok geçtiği, ne çok betimlendiği fark ediliyor:

⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
“Apartman kapısı önünde kararsızlıkla duraladı. Sırf durumu kurtarmak için sokağa çıkıp dolaşmak son derece iğrenç geliyordu; gerisingeri eve dönmeyi ise daha da iğrenç buluyordu. Kapı önünde amaçsız, kararsız öylece dikilirken; “Bu fırsatı sonsuza dek kaçırdım” diye mırıldandı. Sonra birden irkildi. Karşıda, iki adım ötesinde apartman kapıcısının, kapısı ardına kadar açık, yarı karanlık odası vardı; sağdaki sedirin altında gözüne parlak bir şey ilişmişti… Çevresine bakındı, hiç kimse yoktu. Ayaklarının ucuna basarak, iki basamak merdiveni inip kapıcının odasına vardı, duyulur duyulmaz bir sesle kapıcıya seslendi.”

IONIA MILETUS 2017

Photo 18

“Öğrenenler için yazılmış her felsefe tarihinde ilk söz konusu edilen, felsefenin, her şeyi suya bağlayan Thales’le başladığıdır. Bu durum felsefe için, öğretim programının beklediği saygıyı, ileri ölçüde olmasa da göstermeye çalışan bir öğrenci için cesaret kırıcıdır. Bununla birlikte, sözcüğün modern anlamıyle, bir filosof olarak değil, bir bilim adamı olarak Thales’e saygı duymamızı gerektiren büyük bir neden bulunmaktadır.
Thales Küçük Asya’da gelişen bir kent olan, içinde büyük bir köle nüfus barındıran, özgürleri arasında yoksul zengin çatışmasının yer aldığı Miletos’un yerlisiydi. Miletos’ta halk önce başarı kazandı ve soylu kişilerin karılariyle çocuklarını öldürdü. Sonra, soylu kişiler egemen olup karşıtlarını diri diri yaktılar, kent alanlarını canlı meşalelerle aydınlattılar. (Rostovtseff, Eski Dünyanın tarihi, c. 1, s. 204) Thales zamanına benzer koşullar, Küçük Asya Grek kentlerinin çoğunda görülmüştür.”
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
Bertrand Russell’in meşhur “Batı Felsefesi Tarihi”de Thales’i anlattığı bölüm böyle başlar. Felsefeyi başlatan Thales’in kenti olan Miletos’un topraklarımızda bulunması büyük bir nimettir. İyi korunmuş kentin başıboş bir harabe gibi çorak bir ovanın ortasında kimsesiz ve ilgisiz bırakılması ise başka bir fotoğrafın başka bir yazının konusu.

İSTANBUL BOĞAZI 2008

Photo 23.02.2008 15 09 44 (1)

“Kürekleri bırakınca, fırtınanın sesini duyuyorum: Rüzgârın uğultusudur o, martı çığlığıdır ve gemi düdüğüdür. Bütün bunlar birleştiğinde kulağınıza saldıran o korkunç haykırıştır. Kocaman bir dalga, sandalı şöyle bir yoklayınca, boş lakırdılarla hiç oyalanma Emin, diyorum kendi kendime. Ağır çuvalı, bir yandan da sandalı dengede tutmaya çalışarak, denize iteliyorum. Çuval hemen batmıyor, zalim. Batışını illa izletecek bana. Boş bir intikamın peşinden koştuğumu, zaafımı, günahımı ve tarihin tekerrürlerini hatırlatacak. Bir yarayı kapatmak için açtığım başka yaraları gösterecek. Kumaş önce şişiyor, kabarıyor. Dalgaların arasında debelenen, can çekişen hastalıklı bir kaplumbağaya benziyor. Sonra, ruhu bir şey tarafından çekilmiş ya da kendiliğinden uçup gitmiş gibi, içinde yatan bedenin şeklini ele verecek biçimde büzüşüyor. Çuvalın içinde bir insan evladı, ana rahminde gibi bacaklar karında toplanmış, eller çenenin altında son duasını eden bir Hıristiyan gibi birleşmiş, kuzu kuzu yatıyor.” [Duman Otel, İletişim Yayınları, 2017]

PARİS METRO 2009

Photo 27.09

David Hume, algı duyumlarını izlenimler ve ideler olarak ikiye ayırır. Ona göre ideler; düşünce ve zihin içerikleri, izlenimler ise duyu deneyleri ve algı içerikleridir. Yani, bir insan bir şey düşündüğünde, hayal ettiğinde ya da anımsadığında bu faaliyetlerin içerikleri idelerdir. Ama bir şeyi gördüğünde veya işittiğinde, bu algılama faaliyetinin dolayımsız nesneleri izlenimler olur. İkisi arasında zihnimiz açısından fark şudur: İdeler soluk ve zayıf, izlenimler ise güçlü ve canlıdır. ⠀

Ben bir fotoğraf karesinin bunu tersine çevirme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Bakmak, bakışmak bir iletişim yoludur. Bakmamak, bakışmamak da öyle. Buradan yola çıkarak, fotoğrafın çekildiği anda reklam panosundaki kadının (daha doğru bir betimlemeyle kadın “resminin”) oturan kadına baktığını, oturan kadının ise reklam panosundaki kadına bakmadığını söylemek biraz saçma olurdu. Ancak bu an, bir fotoğraf karesine dönüştüğünde bu iki kadın “resminin” (oturan kadın da bir “resime” dönüşmüştür artık) bizim de fotoğrafa bakarak dahil olduğumuz bir üçgende birbirlerine bakarak ve bakmayarak bir iletişim kurduklarını ve bu iletişimin bize bir şeyler anlattığını söyleyebiliriz. Bir fotoğraf karesine baktığımızda ideler güçlü ve canlı, izlenimler ise idelere kıyasla soluk ve zayıftır.
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
Fotoğrafı Paris’te, Chaussee d’Antin – La Fayette metro durağında çekmiştim.

İSTANBUL SAMATYA 2007

Photo 27.05

“İstanbul’da, Sarayburnu’nun karanlık dalgalarının içinden kıyıya çıkıp kalbinizin olduğu yöne doğru yürürseniz, bizim artık evimiz diyegeldiğimiz Samatya semtini bulursunuz. Sarayburnu dediğimiz yer, Marmara Denizi’nin Haliç’e doğru döndüğü yerde, adı üstünde, Topkapı Sarayı’nın önündedir. İstanbul’u kurduğu rivayet edilen Byzas’ın tam da burada durup karşı kıyıdaki Halkedon şehrine baktığı ve “burası dururken karşı kıyıya şehir kuranların aklına edeyim,” dediği söylenir. Bilemem. Ben o kadar eskisine yetişemedim. Ama Samatya’yı bilirim.” [Simsiyah, İletişim Yayınları, 2015]

VENEDİK CAFFE FLORIAN 2010

Photo2 1.08

Fotoğrafı birkaç yaz önce Venedik’te çektim. Eski zamanların kalabalığı ve koşturmacası yeniden başlayacaktır. Venedik zor zamanlara alışık bir şehirdir. Su baskınları, vebalar. (Kuş gagasını anımsatan veba maskesi Venedik’le özdeşleşmiştir malum.) Güzel bir şey söylemek gerekirse, fotoğraftaki kafe, Caffe Florian, 1720’de açılmış ve hem Venedik’in hem de dünyanın hala açık olan en eski kafesiymiş. Fakat muhtemelen şu an kapalı. Yine güzel bir şey söyleyemedik efendim. Daha güzel günler görmek umuduyla.

İSTANBUL ÜMRANİYE 2017

Photo 9.01

Bu sabah, vaktiyle İletişim Yayınları’nın bastığı romanım Duman Otel’in Storytel için sesli kitap haline getirildiğini öğrendim. (Bu sıkıntılı günlerde süper haber) Romanı, Storytel’deki diğer metinlerime de can vermiş Levent Can seslendiriyor. (Şahane) Bu vesileyle, karlı İstanbul günlerinde geçen romanı şu fotoğrafla anımsamak ve anımsatmak istedim. (Tamam)
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
“Ellerim yara bere içinde kalmış. Yumruğumu sıkıp gölgede erimeden kalmış bir parça karın içine sokuyorum. Bıçak yarası gibi sızlıyorlar. Kanayan açık yaralar, karın üzerinde fillere ya da kelebeklere benzeyen izler bırakıyor. Yoldan geçen iki yaşlı kadın beni göstererek kendi aralarında bir şeyler mırıldanıyorlar. Korkuyla birbirlerine sokulup, bir gözleri üzerimde, adımlarını hızlandırıyorlar. (Hâlâ da mırıldanıyorlar.) Sonra yanımdan geçen zavallı bir adamcağız, beni görünce yolunu değiştiriyor. Korkuyor herhalde. Ellerim yara bere içindeyken ve muhtemelen gömleğimin yakasındaki tekinsiz kan lekeleri ile kötü şeyler yapmış birine benziyor olmalıyım.” [Duman Otel, İletişim Yayınları, 2017]

BRÜKSEL GALERIE ANSPACH 2010

Photo 2.04

Fotoğrafı Brüksel’de, bir pasajın önünden geçerken içeride olup biteni tesadüfen görüp de çektim. Çizgi romanın başkentlerinden olan Brüksel sokaklarında sık sık grafik değeri yüksek bu tarz uygulamalara rastlamak mümkün oluyor. Buradaki mizansende kendimce, Dali’yi anımsatan sürreal titreşimler gördüm, psychedelic havalar (mesela White Rabbit /Jefferson Airplane) işittim ve bunları kadrajıma yansıtmaya çalıştım. 😂 Çektiğim fotoğraflara bir isim düşünmüyorum ama bunun için düşünseydim ismi “Tavşanın Kaçışı” olurdu.

PARIS SEINE 2010

Photo 15.10

Epey zaman oldu bunu çekeli. İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar bile net çekemedim; ve yarınızdan azını hak ettiğinizin ancak yarısı kadar net çekebildim, dediğim fotoğraflardan bu da. 😂 Paris’te, Seine nehrinde bir gezi teknesindeydim ve tekne hareket halindeydi, güneş henüz batmıştı ve ışık yoktu. Tekne geçene dek üç kare çekebildim ve bana göre en iyisi bu oldu. Fotoğraftaki Esrarengiz kadının kim olduğu meçhul. Fakat kadın tuhaf bir şekilde hiç hareket etmeden duruyor ve ilerideki bir noktaya sabit bakıyordu. Belki de benim göremediğim başka bir fotoğrafçıya poz veriyordu. Vazgeçemediğim ve sevdiğim karelerden biri oldu.